Bir avuç çakıl taşı.
Boş, bomboş. Her yer bir kış şarkısı kadar soğuk ve kayıp, soğuk ellerin gibi.
Vazgeçmekti en büyük kayıp. Oyuncaklarından vazgeçmekti çocuk düşlerini kaybetmek. Çocukluğumu kaybettim, görenlerin saçlarını okşaması önemle rica edilir.
Çocukken tek hayalim vardı: gitmek. Hayır, hayır o kadar uzağa değil. Sadece iki sokak sonrasına veyahut parka.
“Anne, büyüyünce ben. Çok değil bir iki sene sonra belki. Karşı sitedeki parka gidebilir miyim ?”
“Elbette, fakat neden o site ? Bizimkinin de parkı var oğlum.
“Bizim parta kaydırak yok ama. Orada iki tane var.”
Evet parkımızda kaydırak yoktu. Ertesi gün annem elimden tutup beni o parka götürdü, belki on dakika oynamışımdır.
“Hadi gidelim anne. Burası o kadarda güzel değilmiş”
Bunun üzerinden kaç sene geçti hatırlamıyorum. Fakat bugünün ogünden farkı yok. Bir şehre gittim. Havanın soğukluğuna karşı o sıcaktı. Onunsa elleri soğuktu. Sıcak bir şehirde soğuk eller, benim düşüm bu değildi anne.
Şehrin kadar mektuplar yazdım sana. Okumasanda. 16 zarf 16 mektup 16 dakika. Her mektup için 1 dakika. 17. dakikada avuçlarına bıraktığım küller.. Üşümez artık ellerin. Çok üşüyorum anne.
17. mektup için elime aldığım kalemi kırdım. 1 iken 2 oldu. Çocuktum, adam olamadım. Boşum, bombuşum. Şehrimin sokakları kadar boşum. Eğer imkanın varsa; bir şehri ağaçlarından sevmeye başla. Eğer imkanın varsa; hiç yazılmamış son mektubu bul. Eğer imkanın varsa; “küllerinden” beni yarat.
“Gidelim mi artık anne ?”
“Nereye ?”
“Kaydırağı olan bir şehre.”
10 notes, February 28, 2012