Sen hiç gelmedin. Ama o gün seni tren garında bekledim. Çok heyecanlıydım. Yer çekimiyle savaşıyordum. Bıraksalar uçacaktım, en fiziğe aykırısından. Sonra tren geldi, sen indin, seni görünce kalbim bir tuhaf atmaya başladı. Daha önceden söylediğim gibi hiç konuşmadan ilk önce sıkıcı sarıldım sana. Sen de heyecanlıydın. Bir ara kalplerimiz konuştu birbirleriyle. Sen de duydun mu? Boyum kısa benim, ama iyi böyle, başımı yasladığımda kulağım tam kalbinin hizasında. Hani kocaman deniz kabuklarını kulaklarına koyup dalga seslerini dinlerler ya… Ben kocaman deniz kabuğumu buldum. İçinde martı sesleri, dalga sesleri, yorgun şehirlerin sesleri vardı. Onun kalbi güzeldi. Sonra gözümün içine baktı. ‘Hoş geldin şehrime ve bana’ dedim. Gülümsedi. Birden garipsedim. Bir insanın avuç içlerinin bu derece avucumu yakabildiğini unutmuşum. Tabii o bunu bilmiyordu. Parmak aralarımız birbirleriyle çok uyumluydu. Sıcaktı, sıcacıktı. Yürümeye başladık. Heyecanla ona cümleler kurmaya çalışırken, o bu anlamsız gayretime ve şapşallığıma, yeni dünyaya gelmiş bir bebek gibi şaşkınlıkla bakıyordu. Gülümsüyordu, çok içten. Oysaki fotoğraflarda hiç görmemiştim gülüşünü. Yolda yürürken ilk defa kaldırım taşlarına, insanların yüzlerine, vitrinlere bakmamıştım. O gün kaldırımlarda onun ayakları, insanlarda onun yüzü, vitrinlerde bizim yansımamız vardı. Günler öncesinden neler yapacağımızı, nereye gideceğimizi tasarlarken aklımdan hepsi uçup gitmişti. ‘Ee nereye gidiyoruz?’ dediğinde sadece gülümsediğimi hatırlıyorum. O gün, beni güldüğüm yerden öptü. Yanağımla dudağım arasındaki o kıvrımdan… O gün orada çiçekler açtı. Tabii o görmedi. Birlikte içilebilecek içkiler, karışılacak dumanlar eşliğinde konuşuyor, çoğu zaman susup birbirimizi izliyorduk. Oysaki birlikte yudumlanabilecek bir içki ne kadar da uzaktı. Sonra ona büyük yalnızlığımdan bahsettim. Yalnızlığa olan sadakatimden… ‘Ben geldim, unut yalnızlığı.’ Dedi ve gözümden dökülen hüznü sildi. Hüznümü silmek için gelmişti. O gün nasıl veya ne şekilde gelişti bilmiyorum ama karşısında otururken kendimi yanında bulmuştum. Öylesine sarılmışım ki, hava öylesine soğuk ama sanki yanımda kömür sobası, üstünde kestaneler… Öylesine tanıdık, öylesine özlenmiş, öylesine sıcak… Kulağıma fısıldadığı sözler, yüzüme çarpan ılık rüzgar gibiydi. Hafif içim titriyor ve verdiği huzuru anlatamıyordum. O gün sen geldin, biz seninle bunları yaşadık, sen hiç susmadın, biz hiç susmadık, elimden tuttun, çektin aldın, ben hiç kırılmadım sana…
…ve kız ani bir irkilişle uykusundan uyanır gibi hayallerinden uyandı. İçinde bir burukluk vardı. Uyandığında o yoktu. Adam susuyordu. Kız ağlıyordu. Adam gidiyordu. Kız ağlıyordu. Adam öylece duruyordu. Kız hep ağlıyordu.
Ve bitti.
Reblogged from olmazsaoyleyapariz, 32 notes (76 plays), January 28, 2012